Translate

13 Ekim 2009 Salı

Engelleri Kaldır



Her şey “insan” olmakla başlar. Hepimiz aynı şekilde doğduk, aynı şekilde doyduk, çocuk olduk. Sonra büyüdük, olduk. Kadın ve erkek olduk. Yaşlı ve genç. Özgür ve tutuklu. Siyah ve beyaz. Farklı sıfatlar verildi her birimize: uzun, kısa, şişman, güzel, çirkin, “engelli” olduk. Eşit olamadık bir tek. Hani herkes eşitti hayatta?! Neden bazıları daha eşittir ki bu hayatta!

Sen… Sokağa çıktığında kaç tane engelli ile karşılaşıyorsun? Karşılaştığında ne düşünüyorsun? Bir şey düşünüyor musun? Türkiye nüfusunun yüzde kaçı engelli biliyor musun? Sokakta bir engelli görmek için kaç engelin var farkında mısın? Peki onların nasıl yaşa(yama)dıklarının?

Büyüdüğünde kim olursan ol, ne yaparsan yap eşit yaşamak için çalışan insanlar var burada! Her insanın birçok engeli ve bir kalbi var. Kalbini engelleme, engelleri kaldır!

Eğer sen de insan olmayı önemsiyor, “bir engel de ben olmayayım” diyorsan;

http://www.engellerikaldir.com'a girerek destekleyenlere kendi adını ekleyerek hassasiyetini gösterebilir, facebook grubuna tüm listeni davet edebilir, msn iletine web site adresini yazabilir, blog veya sahip olduğun mecralarda konuya yer verebilir, konu hakkında fikir ve önerilerini e-posta gönderebilir, sponsor olabileceğini düşündüğün tanıdıklarına konuyu paylaşabilirsin.

Gün gelecek, herkes önce "insan" olacak…

Engelleri Kaldır Hareketi
www.Engellerikaldir.com

9 Ekim 2009 Cuma

Over The Rainbow

Rainbow elemanlarından kurulu Over The Rainbow, 7 Ekim 2009'da Türkiye'de bir konser verdi. Evet, ve o Çarşamba benim için unutulmaz bir güne dönüştü.

O Çarşamba'dan bir gün önce Erdem o günün Jürgen'in doğum günü olduğunu söyledi. Ben de apar topar atladım motosikletime gittim Taksim'e. Jürgen'e Ortaköy temalı küçük bir taş üstüne kabartma tablo aldım. Diğerlerine de birer tesbih ve kitap ayracı aldım. Bir kutu da Hacı Bekir lokumu :)

Çarşamba günü iş çıkışına kadar devamlı ve sadece Rainbow dinledim. Defalarca... İş çıkışı arabama atlayıp Refresh The Venue'ye ulaştım. Erdem'i aradım çok yoğundu sonra ara dedi. Ben de Güneş'i aradım, tam zamanında aramışım. Geldi beni kapıdan aldı. İçeri girdik, Over The Rainbow'un tonemeister geldi ve soundcheck başladı. Etrafta bir hayli tanıdık sima vardı. Önce OTR sonra da Saints 'n' Sinners'ın soundcheck bitti ve çılgın kalabalık içeri alınmaya başlandı. Millet önlere hücum ederken güvenliğin "yavaş! yavaş!" diye kollarını açıp milleti yavaş-latmaya çalıştığını hatır-lıyorum :) Komikti.

Denizler (SNS) başladılar, gayet de iyi giderken Erdem beni kulisten arayıp çağırdı. Ben de hediyelerimi kapıp kulise koştum. İçeri girdim, önce Jürgen'e hediyesini verdim. Çok beğendi. Aralarında en babacan olan Jürgen'di. Onunla fotoğraf çekerken Paul doğum günü çocuğuna sızlanmaya başlamıştı. "Merak etmeyin hepinize birşeyler var" diye onu sakinleştirmek bana düşmüştü :)

Jürgen'e tesbihini de verdim ve tesbih çevirmeyi öğrettim. O esnada Bobby gelmiş tesbihi Jürgen'in elinden almaya çalışırken Jürgen ondan "bırak benimkini sana da vericek" diyerek tesbihini sakındı. Ne sıcak bir ortam!

Diğerlerine de hediyelerini verdim fakat Joe'yu göremi-yordum. Arkamı döndüm ve Joe ordaydı, Punk Levent'le fotoğraf çektiriyorlardı. O fasıl bitince ona da hediyesini verdim çok beğendi. Sonra-sında bile bana gelip hala "this is very nice actually" diyordu. Film gibi adam şu Joe :)

Millet yavaş yavaş dağılmaya başlıyordu ki aklıma lokum geldi. Ama herkes ayrı bir telden çalıyordu. Gözüme Paul'ü kestirdim ve lokumu ona verdim. Üzerindeki tüm yazıları okudu ve "o bunda hurma varmış, nice!" dedi :)

En son tüm grupça bir fotoğrafımız olsun diye grubu toparlamaya çalışırken herkes bana "sen diğerlerini ayarla ben gelirim" diyordu. Anladım ki iş Joe'yu toparlamakta bitiyor :) Joe o esnada Jürgen'in gömleğinin kollarını kıvırıyordu. Yaklaşık 10-15 kez "hadi Joe bırak şu işi sonra da yaparsın ben gidicem" dedim ve Joe Jürgen'in tek kolunu bitirdikten sonra dayanamayıp "OK let's get this photo thing done before you get the hell outta here, come on" diyerek grubu toparladı ve güzel bir fotoğraf çektirdik.

Kulisten iki not aktaracağım. Birincisi: Greg devamlı hiçbiryere bağlı olmayan bir bas gitar çalıyordu. İkinicisi ise: Joe'nun boynunda haç ve Arapça Allah kolyeleri yanyana yer alıyor.

OTR'un sahne almasına kısa bir süre kala kulisten ayrıldım. Mutluydum. Sahneye çıktıklarında ise mutluluğum ikiye katlandı. Konseri mikser alanından izledim. Tüm istediğim şarkıları dinledim, bütün klasikleri çaldılar: Eyes Of The World, I Surrender, Can't Happen Here, Man On The Silver Mountain, Gates Of Babylon, All Night Long, Since You Been Gone, Kill The King, Long Live Rock 'n' Roll ve daha bir sürü...

Benim için çok mutluluk verici bir geceydi. Hala devamlı olarak Rainbow dinliyorum. Ritchie, Dio, Cozy Powell gibileri olmasa da Over The Rainbow iyi bir Rainbow...

Teşekkürler Mood-Pro.

6 Ekim 2009 Salı

Son okuduğum kitap: Natsuo Kirino - Grotesk

Gayet sürükleyici, leziz bir eser. Kirino, alışılmışın dışındaki hayatları başarıyla aktarabilmiş. Zaman zaman ana konudan sapsa da, okuyucuyu sıkmıyor ve dikkatini dağıtmıyor. 670 sayfalık romanda bir an olsun dağılmadım. Anlatım o kadar güçlü ki (tabi çevirmenin de büyük başarısı söz konusu) hikayeyi 4 ayrı kişinin ağzından dinledikten sonra kendi kendime yorum yapmaya, bu kişilerden bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamaya başladım. O kadar kanıksattı yani karakterleri.

Tanıtım bültenindeki yazıyı paylaşacak olursam:
Çıkış adlı romanıyla Türk okurlarıyla tanışan ve büyük beğeni kazanan Natsou Kirino ikinci romanı Grotesk ile bir kez daha karşınızda... Tokyo'nun ayrı semtlerinde, bir yıl arayla, aynı şekilde öldürülmüş iki kadının cesedi bulunur: tam zamanlı bir fahişe olan Yuriko Hirata ve gündüz bir işkadını, gece ise fahişe olan Kazue Sato. Hikâyenin anlatıcısı Yuriko'nun ablasıdır ve Yuriko'dan nefret etmektedir. Babaları İsviçreli anneleri Japon olan iki kardeş (mükemmel güzellikte bir küçük kardeş ve tam anlamıyla Japona benzeyen bir abla) daimi bir rekabetin içindedir ve hiçbir şekilde birbirleriyle anlaşamazlar. Yalnızca Yuriko'dan değil her şeyden nefret eden abla, her ne kadar alınan notlar önemliymiş gibi görünse de, güzelliğin ve paranın ana ölçüt kabul edildiği saygın Q Kız Lisesi'ne gitmek için Japonya'da dedesiyle birlikte kalırken, ailesinin diğer fertleri İsviçre'ye yerleşir. Ancak birkaç yıl sonra annelerinin intiharı üzerine Yuriko da Japonya'ya gelir ve güzelliği sayesinde Q Lisesi'ne girer. Böylece Yuriko, ablası ve onlarla aynı okulda okuyan Kazue'nin yolları kesişir. Ablasının ucube olarak nitelendirdiği Yuriko inanılmaz güzelliğiyle -kadın ya da erkek- herkesi etkisi altına almaktadır ve o yıllarda bunu geçim kaynağı haline getirmeye karar verir. Yuriko'nun etkisinde kalan Kazue de ona yakın olabilmek için Yuriko'nun ablasıyla arkadaş olur. Diğer yandan Yuriko'nun bu çekiciliğinin yarattığı etkilerden dolayı hayatı boyunca dışlanmış olan abla öfke içindedir ve kendini kötülüğe adayıp bu yolda her şeyi yapar. Kazue ise üniversiteyi bitirip ülkenin önemli şirketlerinden birinde müdür yardımcısı olur, ancak bu onun için yeterli değildir. Hayatının eksik kaldığını düşündüğü yanını fahişelik yaparak tamamlamaya kararlıdır. Yuriko ve Kazue güce sahip olmak için diri vücutlarını kullandıkları bu yolun sonunda gerçek birer ucubeye dönüşerek hikâyelerini tamamlarlar. Ablanın ağzından anlatılanların yanı sıra Yuriko'nun, Kazue'nin günlüklerinden ve cinayet zanlısının itirafnamesinden de bölümlerin yer aldığı kitapta, bir yandan kadınların ve erkeklerin dünyasında güç, kontrol, cinsellik, bağımlılık, 'nefret ve karmaşa'nın farklı hallerine değinilirken, diğer yandan günümüz Japon toplumu masaya yatırılıp en karanlıkta kalan noktaları gün ışığına çıkarılıyor. Hikayenin anlatıcısının, 'Çürüme sürecini başlatmak için su gereklidir. Bence, kadınlar söz konusu olduğunda, su erkeklerdir, ' sözüyle de böylesine karmaşık bir dünyada kadının ve bu dünyayı yöneten erkeğin rolünü tarif ediyor Kirino. Bir gerilim romanı olmaktan öte, bireyin ve toplumun sert bir şekilde sorgulandığı bambaşka bir türe ait olan Grotesk okuyucunun kendi toplumunu da masaya yatırmasını sağlıyor. Gayet ustalıkla ve doğrudan bir anlatımla ilk sayfadan son sayfaya kadar okuyucuyu diken üstünde tutmayı başarıyor.

Kitapyurdu'ndan sipariş vermek için buraya tıklayabilirsiniz.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Asıl sen kimsin?

Telefonuma ilginç bir mesaj geldi: "sen ne yapıyorsun" aynen böyle yazıyordu. Numarası çıktı fakat rehberime kayıtlı değildi. Kim olduğunu çözemedim, tabi ki aklıma bir kaç kişi geldi. "Nasıl napıyorum?" diye cevap attım. Gelen cevap ilginçti: "Ee". Ben de "?" diye bir mesaj atınca verdiği cevap ise absürddü: "kimsin". Haydaa... Sen kimsin? Aynen böyle dedim "Asıl sen kimsin? Rehberime kayıtlı değilsin ve napıyorsun diye soran sensin". Sanırım böyle bir cevabı beklemiyordu ki "yalnışlık olmuş" dedi. Üstünde durmadım cevap da vermedim. Ama ısrarcıydı, "özür dilerim yalnışlık olmuş" diye bir mesaj daha attı. Kısaca "sorun değil" dediğimde de susmadı fakat bu son mesajı oldu: "Üzgünüm".
Acaba hangi önemsiz bulup da telefonunu rehberimden sildiğim kişi telefonunu silmiş miyim diye öğrenmek istedi?

Doğa İçin Çal

Bence harika bir proje olmuş. Doğa İçin Çal'ın sitesine bu linkten ulaşabilirsiniz.


Doga icin cal ! / Divane Asik Gibi - Official Video from Doga icin cal on Vimeo.

30 Kasım 2008 Pazar

Pazarlamanın 22 Kuralı

Pazarlamanın 22 Kuralı ya da özgün adıyla The 22 Immutable Laws of Marketing, birer pazarlama gurusu ve yazar olan Al Ries ve Jack Trout tarafından yazılmıştır. Birer danışmanlık şirketinin sahibi olan yazarlar, pazarlama konusunda çeşitli kitaplar yazmış ve "konulmandırma" kavramını kazandırmışlardır. Kitap 1993 yılında yazılmış olup 136 sayfadır. Ries ve Trout bu kitapta pazarlamanın da tıpkı fizikte olduğu gibi kurallara (kendi deyimleriyle kanunlara) dayandığını, bu kuralların ihlal edilmesi sonucunda, ne kadar yatırım yapılırsa yapılsın, başarısızlığın kaçınılmaz olduğunu vurgulamışlardır.

Bu kuralların ilki liderlik kuralıdır. Bu kurala göre, ilk olmak üstün olmaktan daha iyidir. Zihinlere ilk giren olmak son derece önemlidir. Bu kural bence başarıyı garanti etmese bile önemli bir avantaj yaratır. Bir kategoride, ne ile ilgili olursa olsun, ilk olan her zaman hatırda kalandır. İkinci o işi daha iyi yapıyor dahi olsa ilk yapanın önüne geçemez. Tabi ki körü körüne ilk olmak her zaman başarı anlamına gelmediği, zamanlamanın da önemli olduğu belirtilmiştir. Yazarlara göre şirkeler ilk marka olmak yerine "daha iyi ürün" stratejisini seçtikleri için kaybediyorlar. Halbuki ilk olamayan şirketlere ikinci kural olan kategori kuralı yetişiyor ve ilk olabileceğiniz bir kategori yaratmalarını öğütlüyor. Bu kurala göre birşeylerin öncüsü olmanın son derece önemlidir. Bu kuralda öne çıkan marka değil, kategori olmalıdır.

Pazarlama yazarlarımıza göre bir marka savaşı değil, bir algı savaşıdır. Buna göre, piyasada ilk sırayı kapmaktan daha önemli olan, zihinlerde ilk sıraya yerleşmektir. İnsanların fikirlerini değiştirmenin imkansız olduğunu belirten yazarlar, zihinlerde yer etmenin yavaş yavaş oluşan bir süreç olmadığını, aniden olabilecek bir olay olduğunu savunmuşlardır. Pazarlama dünyasındaki tek gerçek müşterilerin algıladıklarıdır. Pazarlama algılar için yapılan bir mücadeledir. Aynı ürünlerin farklı kişilerce (farklı hedef kitlelerce) farklı algılanabileceği ve bu kitlelere ayrı ayrı pazarlama stratejilerinin geliştirilmesinin gerektiği vurgulanmıştır. Örneğin Honda, Amerika'da araba anlamına gelirken, Japonya'da motosiklet anlamına gelmektedir. Honda arabalarının Japonya'da pek başarılı olmamasını sebebi, Japonya'da Honda'nın bir araba şirketi değil de motosiklet şirketi olarak algılanmasıdır.

Yazarlar, algı konusunda önemli bir silah olarak müşterinin zihninde yer etmiş bir kelime ile müşterinin kolayca kazanılabileceğini söylemişlerdir. Birçok kavramla değil de, tek bir kelime ile faydaya odaklanmanın başarıya götüreceğini savunmuşlardır. Bu kelimeyi seçerken de, zıttı olmayan kelimelere yoğunlaşmamayı önerirler. Gençleri hedeflemek – büyükleri hedeflemek gibi, zıttının da rakiplerce tercih edilebileceği kelimelerin seçilmesi gerektiğini ve bu kelimenin tek sahibinin olabileceğini belirtmişlerdir.

Merdiven kuralına göre, zihinlere giriş sırası olarak ürün merdiveninin hangi basamağındaysak, stratejimizi ona göre belirlemeliyiz. Pazar payının da bununla ilişkisi vardır. Bu kural genelde 4-2-1 sayılarıyla ortantılı bir şeklinde alt basamaklara indikçe yarılanarak dağılır. Pazarlama programının tüketicinin zihnindeki sıraya göre yapılması gerektiği, bu kuralın özüdür. Bu merdiven başlarda çok basamaklı olsa da, eninde sonunda iki basamağa kadar düşer. Bu iki marka da yazarlarımıza göre ilk göz ağrısı olan marka ile hızlı çıkış yapan markadır. Bu sonuç önceden kestirilirse, kısa vadeli pazarlama stratejileri de buna göre belirlenebilir. İkilik kuralını anlatırlarken yazarlar bana pazarı oldukça fazla alt kategorilere ayrılmış olarak düşündüklerini düşündürdü. Çünkü pazarı en üst seviye kategorilendirmede değerlendirirsek, örneğin otomobil kategorisinde ikiden çok daha fazla sayıda marka vardır. Ancak çok özel düşünüp tek kapılı küçük dizel ucuz otomobiller olarak değerlendirirsek sanırım ikilik kuralı biraz daha gerçekçidir. Yazarlarımıza göre işletme eğer ikinci olma yolundaysa, stratejisini liderin tam zıttı gibi belirlemelidir. Örneğin Pepsi, Coca-Cola'nın tam zıttı olan gençliğe yönelik strateji geliştirip başarılı oldu.

Pazarlama faaliyetlerinin etkileri zamanla ortaya çıkar. Uzun vadedeki etkiler, genellikle kısa vadedekilerin tam tersidir. Yazarlara göre şirketler, kısa vadedeki kazanımların uzun vadedeki kayıplara neden olduklarını görememektedirler. Çünkü rekabet ortamı ve kısa vadedeki sonuçların cazibesi, işletmeleri genişlemeye zorlar. Ama genişleme genelde uzun vadede başarısızlık getirir. Yazarlara göre daha fazla demek, daha az demektir. Daha fazla çeşit, daha geniş pazar işletmeler için daha az kar demektir. Azla yetinmek çok zor ama daha fazla kazanmak için çok gereklidir. Yazarlar burada önceki kurallara da referans vererek, genişlemenin kar getirmesinin tek yolunun bir kategorinin ilk temsilcisi olmaktan veya yeni ürünün, liderin karşısında güçlü bir alternetif olarak durabilmesinden geçtiğini belirtirler. Eğer bunları yapamayan şirketler için başarıyı yakalamanın tek yolu, birşeylerden fedakarlık yapmaktır. Ürün grubu, hedef kitle veya değişimden fedakarlık yapılabilir. Yazarlar burada genişlemek yerine özelleşmenin ve herkese hitap etmek yerine belirli bir kitleye daha fazla yoğunlaşmanın önemine dikkat çekmektedirler.

Samimiyet kuralına göre, ürünün olumsuz bir yönünün kabullenilmesi, müşteri tarafından olumlu karşılanır. Çünkü olumsuz bir beyan hemen kabul görürken, olumlu beyanlara ise şüpheyle yaklaşılır. Üstelik olumsuz beyanda ispata gerek duyulmaz. Bir olumsuzluğun farkında olan tüketicinin fikrini değiştirmek imkansızdır. Bu olumsuzluğu kullanarak yapılan reklam ise başarılı olabilir. Örneğin Listerine marka ağız gargarasının reklamında geçen "günde iki defa katlanmak zorunda kaldığınız tat" cümlesi, bu üründen kötü bir tat bıraktığı gerekçesiyle uzak duran tüketicinin, bu kadar kötü bir tadı olduğuna göre mikroplara karşı çok etkili olabileceği yönünde düşünmesine sebep olabilir.

Çoğu pazarlama planının varsayımlar üzerine oturtulduğunu belirten yazarlarımız, rakiplerin stratejilerini biz belirlemediğimiz sürece, geleceği tahmin etmenin imkansızlığına dikkat çekerler. Öncelikle kısa vadede işimize yarayacak bir kelime veya bakış açısına sahip olduktan sonra, buna yönelik uzun vadeli pazarlama programı belirlememiz gerektiğini vurgularlar. Örnek olarak, Domino's Pizza'nın kısa vadeli "evlere servis" fikrinden yola çıkılmış ve ulusal evlere servis zinciri olmak gibi uzun vadeli bir planını verirler. Geleceği tahmin etmeye çalışmak ne kadar tehlikeliyse, organizasyona esneklik kazandırmak da bir o kadar etkilidir. İşletme değişime hazır olmalı ve hızlıca ayak uydurulabilmelidir.
Başarı kibre, kibir de başarısızlığa yol açar. Başarı ve başarısızlık kurallarında yazarlarımız bunu anlatmıştır. Pazarlamada ego yerine nesnelliğin öneminin üzerinde durmuşlardır. Önce başarı sağlanır, sonra ürün grubu genişletilir ve daha önceki kurallarda belirtildiği gibi başarısızlık gelir. Yani erken başarı ve uzun vadede fiyasko. Genişleme kuralında olduğu gibi burada da nesnellik ön plana çıkmalı, genişleme yerine özelleşme tercih edilmelidir. Heveslere kapılmak yerine uzun vadeli programları trendlere göre belirlemek gerekir. Ninja Kaplumbağalar örneğinde olduğu gibi bir ürünü açgözlülük yaparak doyum noktasına çabucak ulaştırmak, kısa sürede başarısızlığı getirir. Heveslerden yararlanmak için, hevesi kontrol altında tutmak, gerekirse söndürmek gereklidir.

Son kural olan kaynaklar kuralında ise yazarlar özetle kaynaklar olmazsa, fikirlerin hiçbir işe yaramayacağını anlatmışlardır. Birinin kafasına girebilmek için, paraya, orada kalıcı olabilmek için de daha fazla paraya ihtiyaç olduğunun altını çizmektedirler.

Bu kısa kitapta pazarlamanın tıpkı fizikteki gibi değişmez kanunlara sahip olduğunu ve bu kanunların ihlali sonucu oluşacak risklerin göze alınması gerektiğini belirtmişlerdir. Kitap sade ve akıcı diliyle rahat okunabilir tarzda yazılmıştır. Çevirmen de oldukça başarılıdır. Konuyla profesyonel olarak ilgilenmeyenler dahi rahatça okuyabilir. Hatta her ne kadar pazarlamacılar için hazırlanmış olsa da, sadece iş alanında da değil, zihin kuralı, lidelik kuralı, algı kuralı gibi hayatın her alanında işe yarayacak kurallar içermektedir. Yazarlarımız her kuralı anlatırken onlarca örnek kullanmıştır, bu da okuyucunun o kuralı anlamasını oldukça kolaylaştırmaktadır. Bazı kurallar sadece çok büyük kuruluşlara hitap etmektedir, küçük çapta şirketlerin bu kuralların çoğunu uygulaması kapsam dışıdır. Bazı kanunların da günümüzde aksini gördüğümüz olmaktadır. Ancak benim görüşümle kanunlara uymak mutlaka başarı getirmezken, uymamanın başarısızlığı garantilemesi kesindir.